|
1. Giriş
Toprak kimyası; genel anlamda toprağın kimyasal yapısını ve toprakta oluşan kimyasal olayları inceler. Bu olayların bitkisel üretime etkilerini ortaya koyar.
Toprağın inorganik ve organik bileşenleri, iyon değişimi, toprak reaksiyonu (pH), bitki besin maddelerinin topraktaki hareketleri ve katıldıkları reaksiyonlar,
toprakların tuzlulaşması, alkalileşmesi, toprakta cereyan eden oksidasyon, redüksiyon, koagulasyon gibi kimyasal ve fizikokimyasal olaylar toprak kimyasının
önemli konularından bazılarıdır.
2. Toprağın bileşimi
Toprak; katı, sıvı ve gaz olmak
üzere üç ayrı fazdan oluşmuştur. Katı faz inorganik ve organik
bileşiklerden, sıvı faz sudan ve gaz fazı ise havadan ibarettir. Katı
fazı oluşturan inorganik ve organik maddelerin ağırlık olarak
topraktaki miktarları pek çok faktöre göre değişiklik gösterir. Örneğin
kumlu bir toprakta inorganik madde miktarı %100 olabileceği gibi
organik oluşumlu topraklarda inorganik madde miktarı %5’e kadar
düşebilmektedir. Ancak orta bünyeli ve verimli bir toprağın ağırlıkça
%95 inorganik, %5 organik madde kapsadığı söylenebilir.
Toprak
katı fazı toplam hacmin %50’sini oluşturur diğer %50 hacim ise su ve
hava tarafından doldurulmuştur. Topraktaki inorganik maddelerin
ortalama özgül ağırlığını 2.7 gr/cm3 kabul edersek, ağırlıkça %95
inorganik madde içeren bir toprağın hacimsel bileşiminin %38 inorganik
madde, %12 organik madde, %15-35 su ve %15-35 havadan meydana geldiği
ortaya çıkmaktadır. Ancak havadaki toprak ve su miktarları, toprağın
solma noktasında ya da tarla kapasitesinde olmasına göre birbiri
aleyhine değişmektedir. Toprak çözeltisinin bileşimi sulama ve
gübreleme gibi kültürel işlemeler yanında topraktaki inorganik ve
organik maddelerin bileşimine bağlı olarak değişir. Çünkü toprak
çözeltisi bu maddelerin suda çözülmesiyle oluşmaktadır. Toprak havası,
atmosfer ile aynı yapıya sahip olmakla beraber CO2 oranı bakımından
farklılık gösterir. Toprak havası atmosfere oranla 10 kat daha fazla
CO2 kapsamaktadır. Atmosferde %0.03 olan CO2 oranı, toprak havasında
%0.3 civarındadır. Bunun nedeni kök faaliyeti sonucu açığa çıkan ya da
toprakta cereyan eden kimyasal olaylardan oluşan CO2 gazının toprak
havasında CO2 miktarını artırmasıdır.
2.1. Toprağın mineral bileşimi
Bilinen
bütün doğal elementler toprakta bulunabilir ancak bu elementlerden O,
Si, Al, Fe, Ca, Mg, Na, K, Ti, P, Mn, S, Cl ve C olmak üzere 14 tanesi
arz kabuğunun %99.8’ini oluştururlar. Diğer elementlerin topraktaki
miktarı çok azdır. Bu 14 elementten sadece O, Si, Al ve Fe toprak
inorganik bileşiminin %90’nını meydan getirirler.
Çizelge 1’de
granit ve kalker kayalar üzerinde oluşmuş iki toprağın mineral bileşimi
gösterilmiştir. Görüldüğü gibi ana kaya toprağın mineral bileşimini
etkilemektedir. Örneğin kalker üzerinde oluşan toprakta CaO oranı
%18.72 iken granit üzerinde oluşmuş toprağın CaO kapsamı %1.84’tür. Bu
rakamlar toprağın mineral bileşimini genellikle oluştuğu ana kayaya
bağlı olduğunu göstermektedir. Ancak toprak oluşumu sırasında cereyan
eden kimyasal olaylar sonucunda yeni minerallerin ortaya çıkmasıyla
toprağın mineral bileşimi ana kayadan farklılık gösterebilmektedir.
Arz kabuğunda bulunan kayalar genel olarak üç grup altında incelenir.
2.2.1. Püskürük kayalar
Magma’nın
farklı derinliklerinde soğuyup katılaşmasının sonucunda oluşmuşlardır.
Yer kabuğunun derin tabakalarında magmanın yavaş soğuması sonunda
oluşan ve bu yüzden iri kristalli olan püskürük kayalara iç püskürük
kayalar denir. Yeryüzüne çıkarak ya da yeryüzüne yakın tabakalarda ani
soğumayla oluşan küçük kristalli büyük kayalara ise dış püskürük
kayalar denir. İç püskürük kayalara örnek olarak Granit, Diyorit,Gabro
verilebilir. Dış püskürük kayalara örnekler ise Riyolit, Bazalt ve
Andezit ’tir.
2.2.2. Tortul kayalar
Püskürük
kayaların ayrışık parçalanması ve bu materyalin birikip sertleşmesi
sonucu meydana gelirler. Ayrışma ve parçalanmayla oluşan materyal
rüzgar ve buzul gibi etmenlerle taşınarak yeni birikimler meydana
getirir. Bu yığınakların sertleşmesiyle Tortul Kayalar oluşur. Tortul
Kayalar’ a örnek Kum Taşı, Kireç Taşı, Dolomit ve Konglomera dır.
2.2.3. Başkalaşim ( metamorfik ) kayalar
Tortul
ve püskürük kayaların ısı ve basınç altında bazen gaz ve sıvıların ona
katılmasıyla değişime uğramasıyla meydana gelirler. Tortul Kayalardan
Kum Taşı, Kuvarsit ’e, Şevl, Arduaz ’a, Kireç Taşları ise Mermer ’e
dönüşür.
2.3. Topraği oluşturan mineraller
Mineraller
iki veya daha fazla elementin birleşmesinden oluşan inorganik
bileşiklerdir. Kayalar ise minerallerin bir araya gelmesinden
oluşmuşlardır. Örneğin Granit’ in yapısında Kuvars, Mika ve Feldspat
mineralleri başat durumundadır. Kayaların fiziksel parçalanma ve
kimyasal ayrışmaları sonucunda yapılarındaki mineraller toprağa geçer.
Toprakta bulunan mineraller Primer ve sekonder olmak üzere iki grupta
incelenirler.
2.3.1. Primer mineraller
Ana kayanın
parçalanıp ayrışması sonucunda ortaya çıkarlar. Genellikle kum ve şilt
fraksiyonlarında bulunurlar. Bazı hallerde kil fraksiyonunda yani 2
mikrondan küçük toprak fraksiyonu, içinde primer mineraller rastlanır.
Toprakta yaygın olarak bulunan primer mineraller, Kuvars, Feldspat,
Piroksen, Amfibol, Olivin ve Mika ‘dır.
2.3.2. Sekonder mineraller
Primer
minerallerin ayrışma ve parçalanmalarıyla oluşurlar. Burada en grubu
kil mineralleri teşkil eder. Topraklardaki minerallerin bileşik
özellikleri toprakta cereyan eden fiziksel ve kimyasal olaylar
bakımından çok önemlidir. Bu nedenle toprakta bulunan minerallerin
bileşim ve özelliklerini bilmek toprak kimyası açısından önemlidir.
2.3.3. Oksit grubu mineraller
Bu gruba oksitler, hidroksitler girmektedir. Bunlardan toprak kimyası bakımından önem taşıyanlar şunlardır:
* Silisyum Oksitler: Kuvars, Kristobalit, Kalkodoni
* Demir Oksitler: Hematit, Limonit, Magnasit, Geotit
* Alüminyum Oksitler: Korendon, Gibsit, Diaspor
* Manganez Oksitler: Manganit, Hausmanit, Prolusit
* Titanyum Oksitler: Rutil, İlmenit
2.3.4. Karbonat grubu mineraller
Karbonik asidin tuzlarıdır. Bu gruba örnek mineraller; Kalsit, Dolomit, Siderit
2.3.5. Fosfat grubu mineraller
Ortofosforik
Asit (H3PO4) tuzlarına fosfat mineralleri denir. Örnek olarak Apatit,
Fluorapatit,Hidroksipalatit, Vivanit, Vavelit.
2.3.6. Kükürt grubu mineraller
Bu gruba örnek mineraller Pirit ve Jips ’tir.
2.3.7. Silikat grubu mineraller
Metasilis, Ortosilis ve Polisilis asidi tuzları olmak üzere üç kısma ayrılır.
2.4. Toprağin mineral bileşimine etki eden faktörler
2.4.1. Ana materyalin bileşimi
Ana
materyalin birleşimi toprağın mineral birleşimini etkiler. Daha önce
verilen örnekte olduğu gibi Kalker ve Granit kayaları üzerinde oluşan
toprakların CaO kapsamlarının farklılık göstermesi ana kayanın ve
bundan oluşan ana materyalin toprağın mineral bileşimi üzerine etkisini
ortaya koymaktadır. Toprak oluşumu sırasında cereyan eden kimyasal
olaylara bağlı olarak ana materyal ile toprağın mineral birleşimi
arasında önemli farklar meydana gelebilmektedir.
2.4.2. Minerallerin ayrişma olaylarina dayanikliliği
Minerallerin
ayrışma olaylarına dayanıklılığı toprakların ana bileşimlerine etki
eder. Mika minerali buna örnektir. Beyaz Mika ayrışma olaylarına
dayanıklıdır. Çünkü oktaheder tabakada Fe ve Mg bulunmaz. Minerallerin
yapısal özelliklerindeki farlılıklar bunların ayrışmaya
dayanıklılıklarını etkilemektedir. Genel kural olarak açık renkli
minerallerin koyu renklilere göre daha dayanıklı olduğu söylenebilir.
2.4.3. Ayrişma ve parçalanma olaylarinin şiddeti
Ayrışma
hızının toprağın mineral bileşimine etkisi tipik olarak Podsol tipi
topraklarda görülmektedir. Bu toprakta asitliğin artmasıyla ayrışma
şiddetlenir. Kil mineralleri parçalanarak alt horizonlara taşınır.
Tropik bölge topraklarından olan Lateritler’de ise şiddetli ayrışma
sonucu Si kolloidal hale geçerek yıkanır. Fe, Al ve Ti oksitler ise
yüzeyde birikir.
2.5. Toprak oluşumunda kimyasal ayrişma olaylari
Toprakta
cereyan eden kimyasal ayrışma olayları gerek ana kayanın ayrışmasından
ve gerekse ayrışma ürünlerinin yeni bileşiklere dönüşmesinde rol
oynarlar. Ayrıca bu olaylar toprak oluşumundan sonra da devam ederek
zamanla toprak yapısının değişmesine neden olurlar. Kimyasal ayrışma
olayları kaya ve minerallerin yüzeylerine cereyan ettiği için yüzeyi ne
kadar geniş olursa diğer bir deyimle daneler ne kadar küçük ise ayrışma
hızı o oranda artar. Bu yüzden fiziksel parçalanma kimyasal ayrışmaya
zemin hazırlayıcı niteliktedir.
Kimyasal olaylarda en önemli
etken sudur. Çünkü su hem iyi bir çözücü hem de zor çözülen
bileşiklerin hidrolitik parçalanmalarını kolaylaştıran bir maddedir.
Ayrıca toprakta inorganik ve organik asitlerin oluşmasını sağlar.
Kimyasal ayrışma olaylarında diğer önemli etmenler; CO2 , O2 ve H
iyonlarıdır.
2.5.1. Hidratasyon
Hidratasyon olayı
minerallerin bünyelerine su almaları olayıdır. Suyun mineraller
tarafından tutulması suyun dipol karakterinden kaynaklanmaktadır. Su
molekülü dipol özelliklerinden dolayı, kristal kafes yüzeyindeki
anyonlar ve katyonlar tarafından tutularak minerallere bağlanır.
2.5.2. Hidroliz (absorbsiyon)
Kimyasal
ayrışma olayları içerisinde önemli bir yeri olan hidroliz olayı bir
bileşiğin, suyun dissasiasyonu sonucunda oluşan H ve OH iyonlarından
birini ya da her ikisini bünyesine alarak yeni bileşikler
oluşturmasıdır.
2.5.3. Oksidasyon
Toprakta cereyan
eden en önemli olaylardan birisi de oksidasyondur. Kimyasal anlamda
oksidasyon; bir elementin elektron vererek değerliğinin yükselmesidir.
Daha basit bir tanımlamayla oksijen alma ya da hidrojen verme
eylemidir. Oksidasyon olayı ile ayrışma genelde Fe ve Mn içeren
minerallerde görülür.
2.5.4. Redüksiyon
Bir
element kimyasal değişmelerde elektron alıyor ve değerliliği azalıyorsa
bu olaya “Redüksiyon” ( indirgenme ) denir. Daha açık bir tanımlamayla
Oksidasyon’un tam tersidir. Oksidasyon olayı oksijen varlığında
oluşurken, Redüksiyon kötü havalanma koşullarında ve oksijenin
yokluğunda gerçekleşir.
2.5.5. Çözünme
Çözünme
şeklindeki ayrışma çoğunlukla suda kolay çözünebilen alkali ve toprak
alkalisi tuzlarda görülür. Çünkü su topraktaki birçok mineral için
zayıf bir çözücüdür. Fakat içinde CO2, organik ve inorganik asitler ya
da tuzlar bulunması halinde çözme gücü artar. Bu nedenle toprak
çözeltisi ve CO2 ‘li suların kimyasal ayrışma olaylarında önemli
etkileri vardır.
2.6. Toprakta bulunan serbest oksitler
Ayrışma
olayları sonucunda oluşan bileşiklerin tarımsal açıdan en önemlileri
kil mineralleri olmakla beraber Si, Al, Fe, Mn ve Ti oksitler,
hidroksitler ve oksihidroksitler de büyük önem taşımaktadır. Bu
bileşikler serbest oksitler olarak adlandırılırlar. Topraktaki serbest
oksitlerin bitkisel üretim yönünden önemleri şöyle özetlenebilir.
1. Toprakta iyi bir strüktür oluşumu sağlarlar. Yapıştırıcı
özelliklerinden dolayı toprak zerrelerini birbirine bağlamak suretiyle
agregatlaşma ve strüktür oluşumunda önemli rol oynarlar.
2.
Toprağın su tutma kapasitesini artırırlar. Serbest oksitler suyu
bağlama yeteneklerinden dolayı toprakta daha çok su tutulmasını
sağlarlar.
3. Az miktarda da olsa anyon ve katyon değişimi yaparlar.
4. Fosfat iyonlarıyla suda çözünmez bileşikler oluşturarak fosforun
bitki tarafından alınamaz forma dönüştürürler. Toprakta bulunan serbest
oksitler;
SiO ve Silis asitleri
* Kuvars
* Kristobalit
* Kalkadoni
* Alüminyum oksitler
* Demir oksitler
* Manganez oksitler
* Mitanyum oksitler
3. İyon değişimi
Toprakların en önemli kimyasal özelliklerinden birisi de iyon değişimi
yapabilmeleridir .Topraktaki katı ve sıvı ortamlar arasında cereyan
eden katyon ve anyon geçişimine “iyon değişimi” denir. Gübreleme veya
başka nedenle toprak çözeltisindeki iyon konsantrasyonu artarsa, fazla
iyonlar toprak katı fazındaki sorbentler tutularak katı faza
bağlanırlar. Böylece iki ortam arasındaki iyon dengesi korunmuş olur.
İyon değişimi olayı, bitki besleme ve tarımsal üretimin arttırılması
açısından son derece önemli bir olaydır. Çünkü iyon değişimi sayesinde
bitki besin elementlerinin yıkanarak kök bölgesinden uzaklaşması
önlenmekte, üstelik bitki gereksinim duyduğunda katı fazdan sıvı faza
geçen iyonlarla bitkinin gereği gibi beslenmesi sağlanmaktadır.
Görülüyor ki iyon değişimi; insan ve hayvan beslenmesi üzerinde dolaylı
rol oynayan temel olaylardan birisidir.
İyonları bağlamak suretiyle toprakta tutan ve gereğinde bitkinin
yararlanabildiği toprak çözeltisine geçmelerini sağlayan toprak
öğelerine SORBENT denir. Toprakta iyon değişimi yapabilen başlıca
sorbentler:
* Kil mineralleri
* Organik madde ( Humus ) ‘dir.
Kil mineralleri ve humusun iyon değişimi yapabilmesi, bunların çeşitli
nedenlerle + ve – yük kazanmalarından veya iyonlarla yer değiştirmeye
uygun atom ya da atom grupları kapsamalarından kaynaklanmaktadır.
3.1. Kil mineralleri
Ayrışma olayları sonunda meydana gelen sekonder mineraller içinde en
önemli olanları kil mineralleridir. Çünkü toprağın iki mikrondan küçük
fraksiyonu en aktif fraksiyonudur. Bu aktiflik kil minerallerinden
ileri gelir. Toprakların fiziksel ve kimyasal özellikleri bitki-gübre
ilişkileri, toprakların sınıflandırılmaları, iyon değişimi gibi
tarımsal açından çok önemli konular kil minerallerinin yapı ve
özellikleriyle ilişkilidir. Kil mineralleri dizilişlerine göre iki
tabakalı veya üç tabakalıdırlar.
İki tabakalı kil mineralleri
1 tabaka Al Oktaheder
1 tabaka Si Tetraheder
Üç tabakalı kil mineralleri
1 tabakalı Si Tetraheder
1 tabaka Al Oktaheder
1 tabaka Si Tetraheder ‘den oluşmuştur.
3.2. Organik madde
Toprakta organik maddenin kaynağını bitkisel artıklar oluşturur.
Bitkilerin gerek toprak üstü kısımları gerekse kökleri toprakta kalarak
toprağı organik madde sağlarlar. Ayrıca toprağa ahır gübresi vermek,
yeşil gübreleme yapmak ve anız bırakmak toprağın organik madde
kapsamını artırmaya yönelik tedbirlerdir.
Toprağa düşen bitki artıkları ayrışmaya uğrar. Ayrışma mikroorganizma
faaliyetiyle gerçekleşir. Ayrışma sonucu humus meydana gelir. Humus’ un
belirli bir bileşimi yoktur. Çünkü homojen bir madde değildir. Bitki
dokularının ayrışma ürünleri olan lignin, karbonhidratlar ve proteinler
birleşerek “ lignoproteinat ” bileşiklerini oluştururlar. Bu bileşikler
de hidrojen ve bazlarla birleşerek humatları ve hümik asitleri meydana
getirirler. Humus, humik asitlerin ve humatların ileri derecede
ayrışmış bitki artıklarıyla karışmasından oluşan koyu renkli ve
heterojen bir karışımdır.
Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi organik madde iki fraksiyondan meydana gelmektedir.
1. Hümik olmayan maddeler
2. Hümik madde fraksiyonları
* Fulvik asitler
* Humik asitler
* Hüminler
1. Hümik Olmayan Maddeler: Bunlar ölü, bitkisel ve hayvansal
artıklardır. Hümik madde fraksiyonlarının kaynağını oluştururlar. Yani
hümik madde fraksiyonları bunlardan meydana gelirler. Hümik olmayan
maddeler grubuna proteinler ve diğer azotlu bileşikler,
karbonhidratlar, organik asitler, yağlar, mumlar, alkoller gibi
bileşikler girerler. Bu maddeler hümik maddelere oranla daha kolay
ayrışırlar. Bu yüzden heterotrof organizmalar için enerji kaynağıdır.
Böylece toprakta biyolojik aktivite artmaktadır.
2. Hümik Maddeler: Yüksek polimer yapıya sahip organik
bileşliklerdir. Hümik olmayan ayrışmasından meydana gelen fenol,
monosakkarit, aminoasit ve peptid gibi basit organik bileşiklerden
oluşurlar. Çeşitli çözücülerde çözünürlüklerinin farklılığı nedeniyle
fulvik asit, hümik asit vee hümin fraksiyonları birbirinden
ayrılabilmektedir. Örneğin dekalsifiye edilmiş toprak, alkali
çözeltilerle çalkalanırsa fulvik ve hümik asitler topraktan ekstre
edilir. Süzüntüye asit eklenirse hümik asitler çöker. Çökmeyen kısımda
ise fulvik asitler bulunur. Hümik maddelerin yapıları üzerine, iklim,
ilk oluşum maddeleri, inorganik maddeler etki eder.
Tarım toprakları içerdikleri organik maddeler itibariyle şöyle sınıflandırılır.
| Organik madde miktari |
Toprağin durumu |
| %1'den az |
Çok Az |
| %1-15 |
Yetersiz |
| %1.5-2.5 |
Orta |
| %2.5'den fazla |
Yeterli |
Organik maddenin tarımsal önemi aşağıdaki gibi özetlenebilir.
1. Toprakların gevşek ve geçirgen bir yapı kazanmalarını sağlar. Böylece toprağın havalanma ve su tutma kapasitesi artar.
2. Toprağın agregatlaşmasını sağlar. İyi bir strüktür oluşturur. Toprak zerrelerini birbirine yapıştırarak erozyonu önler.
3. Organik maddenin ayrışmasıyla oluşan bitki besin maddeleri toprak verimliliğini de artırır.
4. Toprak mikroorganizmalarını yaşamları için gerekli besin ortamı
organik maddedir. Mikroorganizmalar beslenmek ve enerji sağlamak
amacıyla organik maddeyi ayrıştırırken bitki besin maddelerinin serbest
hale geçmesine neden olur.
5. İyonları torakta tutarak yıkanmalarını önler. Sorbent olarak görev yapar.
6. Toprak ısısını korur.
4. Katyon değişimi
Bir toprak örneği HN4Cl çözeltiyle bir süre çalkalanırsa H4 iyonlarının
bir kısmının toprak tarafından tutulduğu, bazı katyonların da topraktan
çözeltiye geçtiği görülür. Bu olayda HN4 iyonları, sorbentlerce
tutulmuş bazı katyonları yerinden sökerek kendisi onların yerine
geçmiştir. Bu olaya Katyon Değişimi denir. HN4 iyonları bu olayda
adsorbe edilmiş, çözeltiye geçen iyonlar ise desorbe olmuşlardır.
Bir katyonla yer değiştirerek çözeltiye geçen Na, Ca, K, Mg, Al, H gibi
katyonlara değişebilir katyonlar denilir. Birim aralıkta kuru toprağın
adsorbe edileceği katyon miktarına tanım olarak “Katyon Değişim
Kapasitesi” (KDK) denir. Başka bir tanımlamayla topraktaki değişebilir
katyonların miktar olarak toplamları KDK’ yı verir denilebilir. Her bir
katyonun KDK içindeki % miktarına söz konusu elementin doygunluğu
denir. Özel olarak Na, K, Ca ve Mg katyonların KDK içindeki total %
miktarına Baz Doygunluğu denir. Bir toprakta baz doygunluğu %80’dir
denirse, bunun anlamı KDK’ nın %80’nini Ca, Mg, K ve Na oluşturuyor
demektir.
KDK, ekstraksiyonda kullanılan çözeltinin bileşimine ve pH’sına göre
değişmekte ve pH arttıkça artmaktadır. KDK ölçümü için en uygun pH
derecesi 7-7.5 dir. Bu pH’da ölçülen kapasite maksimal kapasitedir.
Buna potansiyel KDK denir. Bir de gerçek kapasite (effektif) vardır.
Toprağın sabit olduğu pH derecesinde ve tamponlanmış nötral bir
çözeltiyle belirlenen kapasite gerçek KDK’dır. Karbonat içeren
topraklarda her iki kapasite değeri ayınıdır. Fakat asit reaksiyonlu
topraklarda potansiyel kapasite daha yüksektir. Örnek olarak bazı
toprakların potansiyel ve efektif kapasiteleri aşağıda
karşılaştırılmıştır.
| TOPRAK |
pH |
POTANSİYEL KDK |
EFEKTİF KDK |
| Çernozyem |
7.2 |
18 |
13 |
| Podsol |
5.2 |
12 |
8 |
| Solontez |
9.5 |
13 |
13 |
| K.rengi Orman |
4.0 |
25 |
9 |
| K.rengi Orman |
3.8 |
37 |
13 |
4.1. Katyon değişim kapasitesini etkileyen faktörler
4.1.1. Kil mineralleri ile ilgili faktörler
Bilindiği gibi toprağın değişim kompleksleri asal olarak kil
mineralleri ve organik maddedir. Az miktarda da silis asitleri ve
serbest oksitler iyon değişimine katılırlar. Az miktarda da silis
asitleri ve serbest oksitler iyon değişimine katılırlar. Bunların
topraktaki miktarları ne kadar fazla ise KDK’de o oranda yükselir olur.
Ancak bu öğelerin miktarı yanında bileşim ve bazı özellikleri de KDK
üzerine etkili olmaktadır. Örneğin, organik madde ve kil kapsamı aynı
olan iki toprağın birinde kaolonit diğerinde montmorillonit minerali
başat durumda ise montmorillonit kapsayan toprağın KDK’sı kaolonite
oranla daha yüksektir. Bu nedenlerle KDK üzerine etkili faktörlerin
ayrı ayrı incelemek gerekir.
Özgül Yüzey : Toprak zerrecikleri toprak havasından gazları, toprak
çözeltisinden ise iyonları yüzeylerine adsorbe edebilmektedirler.
Toprak zerreciklerinin katı-gaz, katı-katı ve katı-sıvı biçimindeki bu
değinim yüzeyleri gr/m2 olarak “ Özgül Yüzey” denir. İyonların
bağlanabileceği yüzey olması nedeniyle özgül yüzey arttıkça sorbentin
KDK’sı de artmaktadır.
Çizelgeden de görüldüğü gibi kil mineralleri içerisinde görüldüğü gibi,
kil mineralleri içerisinde en yüksek özgül yüzeye üç tabakalı ve
tabakaları genişleyen killer sahiptir. İllit ve Kaolonit’in ise özgül
yüzeyi oldukça düşüktür. KDK özgül yüzeye bölünürse “ Yük yoğunluğu”
elde edilir. Birimi me/m2 dir. Yük yoğunluğu bir katyona ne kadar alan
düştüğünü gösteren bir kriterdir.
| KİL |
DANE ÇAPI |
ÖZGÜL YÜZEY m2/gr |
KDK (me 100 gr) |
| Kaolonit |
> 0.5 |
16 |
4 |
| Kalonit |
< 0.5 |
29 |
4.6 |
| Montmorillonit |
0.08-0.2 |
661-915 |
68-103 |
| Montmorillonit |
< 0.08 |
882-1150 |
89-120 |
| İllit |
< 1.1 |
105 |
26.5 |
Elektrik Türü ve Yükü: Kil mineralleri iyonik yer değiştirme veya OH
gruplarındaki hidrojenlerin dissosiye olmasıyla negatif yük
kazanmaktadır. Bu yüklere kristal kafese bağlı oldukları için daimi
“Permanent yük” denir. Bu tür yükten başka kil minerallerinde bir de
değişken yük vardır. Değişken yük pH’a ve ortamdaki tuz
konsantrasyonuna göre değişir. Değişken yük üzerine pH daha etkili
olduğu için bu yüke pH’ya bağlı yükte denir. Kil minerallerinde pH’ya
bağlı yük yanal yüzeylerde bulunan fonksiyona grupların amfoter
özelliklerinden kaynaklanır. Bu fonksiyonel gruplar pH 5-6’nın anyon
üzerinde ise katyon değişimi yaparlar. Ayrışma ve parçalanma olayları
sonucunda Si-O-Si ve Al-O-Al balarında kopmalar olur. Ortaya çıkan
serbest yükler suyun iyonları tarafından nötralize edilir.
Kil Minerallinin Türü: Bazı önemli mineralinin KDK’ları aşağıda belirtilmiştir.
| KİL MİNERALLERİ |
KDK ( me/100 gr) |
| Kaolonit |
3-15 |
| Halloysit |
5-10 |
| Montmorillonit |
80-100 |
| Vermikulit |
100-200 |
| İllit |
20-50 |
| Klorit |
10-40 |
| Allofan |
< 100 |
Çizelgeden de izlenebileceği gibi kil minerallerinin KDK’ları yapı
ve özelliklerine göre değişir. Bunun nedeni silikat tabakalarındaki ve
tabakaların genişleme özelliklerinin farklı olmasıdır.
Kaolonite katyon değişimi esas olarak yanal yüzeylerindeki OH
gruplarıyla gerçekleşmektedir. Montmorillonit ve Vermikulit ise hem
iyonik değişim ile sağlanan yük fazladır hem de tabakaların genişleme
özellikleri vardır. Bu nedenle KDK’ ları fazladır. İllitin daimi
yükünün fazla olmasına karşılık tabakaları genişlemediği için diğer üç
tabakalı killere oranla KDK’sı düşüktür. Kloritte de bu durum aynıdır.
Ancak tabakaları arasında gibsit bulunan sekonder klorit de KDK biraz
daha yüksektir.
4.1.2. Organik madde ile ilgili faktörler
Organik madde poröz “ Gözenekli” bir yapıya sahip olduğu için özgül
yüzeyi çok fazladır. Yaklaşık 800-1000 m2/gr ‘dir. Yük yoğunluğu da kil
minerallerine oranla daha yüksektir. Organik maddenin kazandığı yük
tamamen pH’ye uygun bağlı yüktür, pH arttıkça –COOH, -OH, -NH gibi
fonksiyonel grupların dissosiyasyon gücüde artar. Böylece pH artışı
organik maddenin KDK’sını artırır.
Organik kolloidlerde pH arttıkça KDK’ da artmaktadır. Oysa
montmorollonitte de pH 6 dolaylarında daimi yük görev yapmakta ve KDK’
da pH artışına paralel olarak bir artış olmamaktadır. Ancak pH> 6 da
daimi yükün sabit miktarı yanında pH’ya bağlı yük artmakta, fakat bu
artış önem taşımamaktadır.
Organik maddenin KDK’sı üzerine fonksiyonel grupların asitlik
dereceleri de önemli rol oynar. İyi ayrışmış organik maddenin 8 pH
derecesinde KDK’sı ( 80-300 me/100 gr) dır. Bu değer kil minerallerine
oranla daha yüksektir. Bunun nedenler ise;
1. Organik maddenin daha geniş özgül yüzeye sahip olması
2. Fonksiyonel grupların sayısının fazlalığı
3. Organik maddedeki fonksiyonel grupların daha kolay dissosiye olarak reaksiyona girmeleridir.
Hümik maddelerin KDK’sı organik maddeden daha yüksektir. Çünkü organik
madde içerisinde hümik maddeler de vardır ve bunlar iyon değişimi
yapamazlar.
Hümik maddeler içersinde fulvik asitlerin katyon değişim kapasiteleri
diğerlerine oranla daha yüksektir. Çünkü fulvik asitlerde fonksiyonel
grupların sayısı daha fazladır. İyi ayrışmış organik maddede hümik ve
fulvik asitler oluştuğundan, KDK’da artar. Humik asitlerde pH’ya bağlı
olarak sağlanan KDK artışları aşağıdaki çizelgeden incelenebilir.
| Humik asitin elde edildiği toprak |
pH : 4.5, KDK |
pH : 6.4, KDK |
pH : 8.1, KDK |
| Çernozyem |
292 |
432 |
591 |
| Podsol |
243 |
410 |
549 |
| Turba |
170 |
286 |
400 |
4.1.1. Katyon değişimini etkileyen diğer faktörler
Katyonun Türü : Katyonların sorbentler tarafından adsorbe ve desorbe
edilmeleri farklı olmaktadır. Bu durumu Na ve K iyonları için bir
örnekle açıklayalım. İyon örtüsü tamamen NH4 iyonlarından oluşan
montmorilloniti eş değer miktarlarda KCL ve NaCl çözeltileriyle
çalkalayalım. Bu durumda Na ve K’nın aynı değerlerde olmalarına karşın
farklı miktarlarda tutuldukları görülür. Katyonların farklı miktarlarda
tutulmaları;
1. Katyonun değerliğine
2. Katyonun hidratasyon derecesine
3. Katyonun polarizasyonuna bağlıdır
Katyonların sorbent düzeylerinde adsorbe edilmeleri Coulomb
kuvvetleriyle asçıklanmaktadır. Bu nedenle bir katyonun adsorbsiyon
gücü elektrik yüküne ( değerliğine) ve büyüklüğüne bağlıdır. Diğer
faktörler dikkate alınmaz ise katyonun yükü ne kadar fazla olursa
tutulma gücü o oranda yüksek olur. Örneğin;
Al+3 > Mg+2> K- şeklinde bir tutulma söz konusudur.
Değerliğinin etkisi altında daha çok çözeltinin konsantrasyonuna
bağlıdır. Konsantrasyon azaldıkça, değerliliği yüksek ve düşük olan
katyonlar arasındaki adsorbsiyon farkı artmaktadır.
Doğada toprak çözeltisinin konsantrasyonu yağış, sulama, buharlaşma
gibi olaylar sürekli değişmektedir. Aynı değerli katyonların tutulma
güçleri üzerine ( K, Na, Ca, Mg ) bu olayların pek etkisi olmaz. Farklı
değerdeki katyonlar söz konusu olunca yüksek değerliğinin adsorbsiyon
gücünün, düşük değerli olanın ise desorbsiyon gücünün arttığı
söylenebilir.
Hidratasyonun etkisine gelince; bilindiği gibi hidratasyon dipol
karakterli su moleküllerinin iyonlar tarafından çekilmesinden ileri
gelir. Hidratasyon derecesi, iyon tarafından çekilerek bağlanan su
moleküllerinin sayısıyla ölçülür. Hidratasyon derecesi elektrik yüküne
ve iyonun çapına bağlıdır. Yük arttıkça ve çap küçüldükçe hidratasyon
derecesi azalır. Alkali ve toprak alkalisi metallerin hidratasyon
durumları aşağıdaki gibidir.
Li Na K Rb Cs Mg Ca Sr
Çok hidrate olan iyon daha zayıf tutunur. Buna göre tutunma gücü bakımından iyonlar aşağıdaki gibi sıralanırlar.
Li Na NH4 K Rb Cs Mg Ca Sr Al
Tutunma gücünün zayıftan kuvvetliye doğru durumunu gösteren bu sıralamaya “LIOTROP SIRA” denir.
Coulomb kanununa göre iki kütlenin birbirini çekmesi aradaki mesafenin
karesiyle ters orantılıdır. Bu nedenle çap arttıkça hidratasyon
derecesi azalır. Hidrojen iyonlarının adsorbsiyonu bağlanma
şekilleriyle ilgilidir. Eğer H organik maddedeki zayıf asit
bulutlarınca bağlanıyorsa bu durumda adsorbsiyon şiddeti oldukça
yüksektir. Fakat kil yüzeylerinde tutuluyorsa tutunma şiddeti Na ile K
arasındadır.
Bir katyonun polarizasyon, aşırı dehidrataasyon nedeniyle negatif ve
pozitif yük merkezlerinde kaymalar olmasıdır. Adsorbsiyon sırasında bir
katyon büyük ölçüde hidratasyon suyu kaybederse elektron tabakaları
deformasyona uğrar. Yani yük merkezleri katar. Alkali ve toprak
alkalisi metallerde çap büyüdükçe polarize olma gücü artar.
Polarizasyon etkisi özellikle Cs ve Rb elementlerinde görülür. Polariza
olan katyonlar daha zayıf bağlanırlar.
Katyonun Konsantrasyonu : Bir katyonun toprak çözeltisindeki
konsantrasyonu ya da diğer katyonlara oranı arttıkça adsorebe edilen
miktarları da artmaktadır.
5. Toprakta bitki ve besin maddelerinin fiksasyonu
Toprakta, suda çözülebilir formda bulunan bitki besin maddelerinin,
toprağın organik ve inorganik bileşenleriyle reaksiyona girerek suda
çözülemez ( bitki tarafından alınamaz ) fromlara dönüşmesine “
Fiksasyon ” denir.
Bitki besin maddelerinin toprak öğeleri tarafından tutulmaları iki mekanizmayla cereyan etmektedir.
1. Adsorbsiyon
2. Kimyasal Çökelme ( Fiksasyon )
Adsorbsiyonla toprağa bağlanan bitki besin maddelerinden bitkiler
yararlanabilirler. Toprak çözeltisinde bir iyonun konsantrasyonu
azalırsa toprak tarafından adsorbe edilmiş bulunan iyonlar çözülerek
çözeltiye geçerler ve bitkilerce alınabilirler. Aancak toprak öğeleri
tarafından çözeltiye geçemeyecek durumda bağlanmış ya da çözünmeyen
bileşikler oluşturarak çökmüş olan bitki besin maddelerinin alınmaları
mümkün değildir. Örneğin toprakta bulunan ya da gübre olarak toprağa
verilen fosfat iyonları, toprak çözeltisinde bulunan Fe ve Zn
iyonlarıyla birleşerek Fe ve Zn hidroksifosfat bileşiklerini
oluştururlar. Su da çok az çözülebilen bu bileşikler çökerek H2PO4, Fe
ve Zn iyonlarıyla beslenmesini sınırlandırırlar. Bilinçsiz fosforlu
gübre uygulamalarında bitkilerde Fe ve Zn noksanlıklarının görülmesinin
nedenleri budur.
5.1. Fosfor Fiksasyonu
Topraklara verilecek fosforlu gübrelerin miktarları belirlenirken
toprağın P fiksasyon kapasitesi düşünülmelidir. Çünkü. Özdeş2 toprak
düşünülürse bunlardan P fiksasyon kapasitesi daha yüksek olan toprağa
daha P ’lu gübre verilmelidir. Yapılan araştırmalar ; bitkilerin
toprağa verilen P’ lu gübrelerin ilk yıl % 10-30 ‘undan
yararlandıklarını göstermiştir. Kalan fosfor ise toprak öğeleri
tarafından fikse edilerek bitkiye yarayışsız duruma geçmektedir.
Fosfor fiksasyonunun oluşum mekanizması fiksasyona neden olan öğelere bağlı olarak 3 başlık altında incelenebilir.
1. Asit reaksiyonlu topraklarda P fiksasyonu
2. Alkali reaksiyonlu topraklarda P fiksasyonu
3. Biyolojik P fiksasyonu
5.1.1. Asit Reaksiyonlu Topraklarda P Fiskasyonu
Burada P, 3 ayrı mekanizmayla fikse edilmektedir.
Aşırı reaksiyonlu topraklarda Fe ve Al iyonları serbest halde
bulunmaktadır. Bu iyonlar toprağa verilen fosfat iyonlarıyla birleşerek
suda çözünürlükleri çok düşük olan Fe ve Al Hidroksifosfat bileşikleri
halinde çökerler. Böylece P alınmaz hale geçer
Asit tepkimeli topraklarda Fe, Al ve Mn’nin hidrous oksitleri fazlaca
bulunurlar. Kolloid karekterli olan bu bileşiklerin yüzeylerinde fosfat
iyonları bazik Al ve Fe fosfatlar halinde fikse edilmektedir. Bu
olaylar şöyle gösterilebilir.
Al, Fe ve Mn sulu oksitlerce zengin topraklarda örneğin, sarı ve
kırmızı podsolik topraklarda fosfor fiksasyon kapasitesinin yüksek
olmasının nedeni bu fiksasyon biçimidir. Nitekim, Hawai’ nin laterit
topraklarında fosfor fiksasyon kapasitesinin %98 düzeyinde olduğu
araştırmalarla saptanmıştır. Yurdumuz Karadeniz Bölgesi asit podsolik
topraklarında ise % 55-81 oranında P fikse edildiği belirlenmiştir.
pH derecesi 4.5-6.0 arasında iken kil mineralleri P fiksasyonunda başat
rol oynar. Killerdeki –OH gruplarının H2PO4 iyonlarıyla yer
değiştirmesi sonunda fosforun kuvvetle bağlandığı ya da alınmaz forma
girdiği kabul edilmektedir. Bu tür fiksasyon 1:1 killerde 2:1 killere
oranla daha fazla görülmektedir.
Ayrıca kil minerallerdeki Fe ve Al’nin koordinasyon çemberine giren P
iyonları, çok kuvvetle bağlandığında bitki tarafından alınmaz duruma
geçmektedir.
5.1.2. Kireçli-Alkalin Topraklarda P Fiskasyonu
P fiskasyonu asit topraklardakinden farklı bir şekilde cereyan etmektedir.
Bilindiği gibi H3PO4 iyonlaşması 3 basamak halindedir.
Toprak reaksiyonuna bağlı olarak bu iyonların topraktaki miktarları aşağıdaki çizelgeden incelenebilir.
| PH |
H2PO4-1 |
H PO4-2 |
| 5.1 |
99.4 |
0.6 |
| 6.0 |
94.1 |
5.9 |
| 7.0 |
61.3 |
38.7 |
| 7.2 |
50.0 |
50.0 |
| 8.0 |
13.7 |
86.3 |
| 9.0 |
1.5 |
98.5 |
Görüldüğü gibi alkalin ortamda sekonder orto fosfat, asit ortamda
ise primer orto fosfat iyonları çoğunluktadır. pH yüksek topraklarda
dikalsiyum ( CaHPO4 ) ve trikalsiyum Ca3 ( PO4)2 fosfat bileşikleri
daha fazla oluşur. Nötr pH derecelerinde ise monokalsiyum fosfat
bileşikleri başat durumdadır. Kalsiyum fosfat bileşiklerinin
çözünürlükleri aşağıda verilmiştir.
| PH |
H2PO4-1 |
H PO4-2 |
| 5.1 |
99.4 |
0.6 |
| 6.0 |
94.1 |
5.9 |
| 7.0 |
61.3 |
38.7 |
| 7.2 |
50.0 |
50.0 |
| 8.0 |
13.7 |
86.3 |
| 9.0 |
1.5 |
98.5 |
Bu ön bilgilerden sonra kireçli alkali topraklarda fosforun 3 farklı yolla fikse edildiği söylenebilir.
pH 7.5’ in üstünde ortamdaki Ca+2 ve Mg+2 iyonları ile reaksiyona
girerek çözünürlülüğü düşük olan trikalsiyum ve trimagnezyum fosfat
bileşikleri halinde çökmektedir.
Kireçli alkali topraklar genelde yüksek miktarda serbest CaCO3
kapsarlar. Fosfor, CaCO3 ile temas sonunda yine trikalsiyum fosfat
haline dönerek çökmektedir.
Kireçli alkalin topraklarda kalsiyum ile doymuş kil mineralleri,
fosforu Ca köprüsü ile bağlamak suretiyle alınabilirliğini
sınırlandırır.
Bu tür fiksasyon çoğunlukla pH: 7 dolaylarında daha fazla görülmektedir.
5.1.3. Fosfor Fiksasyonunu Etkileyen Etmenler
Kilin Cinsi: Yapılan araştırmalar 1:1 tipi killerin 2:1 tipi
killere oranla daha fazla fosfor bağladığını ortaya koymuştur.
Yurdumuzda yaygın kil minerallerinin bölgeler göre dağılımı konusundaki
bilgilerimiz en üst sınırdadır. Ancak sıcak bölgelerde killerin daha
fazla parçalandığı göz önüne alınarak güney bölgelerimizde 1:1 tipi
killerin daha yaygın olduğu ve bu bölgelerin daha yüksek P fiksasyon
kapasitesine sahip olduğu kanısına varılabilir. 1:1 tipi killerin
yapısında Fe ve Al hidrous oksitler daha fazla bulunduğu için P
fiksasyon kapasitesi de yüksek olmaktadır.
Kilin Miktarı: Toprakta kil miktarı arttıkça fikse edilen P
miktarı da artmaktadır. Bu durum yüzey genişliği ile ilgilidir. Toprak
fraksiyonlarının parça büyüklüğü arttıkça fiksasyon azalır. Tekstür
fraksiyonlarının birim miktarlarında fikse edilen P miktarları aşağıda
gösterilmiştir.
Tepkime Süresi: Toprak ile toprağa verilen fosforlu gübre
arasında değinim yani tepkime süresi arttıkça daha fazla P fikse
edilmektedir. P fiksasyonu 4-6 gün sonunda maksimum düzeye
ulaşmaktadır.
| TEPKİME SÜRESİ |
ADSORBSİYON (%) |
FİKSASYON(%) |
| 2 DAKİKA |
68.88 |
55.64 |
| 1 GÜN |
78.26 |
67.18 |
| 4 GÜN |
88.35 |
78.16 |
| 8 GÜN |
91.39 |
80.98 |
| 12 GÜN |
92.12 |
84.73 |
Çizelgeden de anlaşılacağı gibi 2 dakikalık tepkime süresinde
toprağa katılan P’nin %68.88’i adsorbe, %55.64’ü ise fikse
edilmektedir. Bu rakamlar P fiksasyonunun toprakta çok hızlı cereyan
ettiğini göstermektedir. 1 ve 4 güne kadar hızla arttığını bu süreden
sonra artışların azalarak devam ettiğini göstermektedir. Bu sonuçlardan
da pratikte fosforlu gübrelerin tohum ekiminden önce toprağa
verilmesinin sakıncalı olacağı yargısına varılmaktadır. Fosforlu
gübreler tohumla beraber toprağa verilirse tepkime süresi kısalacağı
için fiksasyon azalmaktadır.
Gübrenin Verilme Şekli: Fosforlu gübrelerin toprağa, banda
verilmesi ile minimum düzeye indirilmiş olur. Çünkü bu şekilde toprakla
gübrenin değinim yüzeyi azaltılmış olur. Fosforlu gübreler toprak
yüzeyine serpme yöntemiyle verilirse tepkime süresi artacağı için fikse
edilen fosfor miktarı da artar.
Toprak Reaksiyonu: Bitkilerin fosforlu gübrelerden en iyi
yararlandıkları pH dereceleri 6.5-7.0 arasındadır. Bu sınırın altında
ve üstünde fosfor şiddetle ve farklı mekanizmalar halinde fikse
edilmektedir. pH 8.5’in üzerine çıkınca P fiksasyonu azalır. Çünkü pH
8.5’in üzerinde Na iyonları başattır. Bunlar, fosfat ile birleşerek
suda çözünebilen Na3PO4 bileşiğini oluştururlar. Ancak pH 8.5’in
üzerinde bitki gelişimi yavaşlar. Çünkü toprak tuzlu ya da alkalidir.
Toprak Sıcaklığı: Genel kural olarak kimyasal tepkimelerin
hızını artırır. Bu nedenle sıcak iklimlerde fiksasyon daha yüksektir.
Bu durum sıcak iklim topraklarında 1:1 tipi killerin (kaolonit) ve Al
ile Fe hidrous oksitlerin daha fazla bulunmasıyla açıklanabilir.
Organik Madde: Genel olarak toprakta organik maddenin artmasıyla
fikse edilen fosfor miktarı azalmaktadır. Çünkü organik maddenin
toprakta ayrışmasıyla CO2 gazı açığa çıkar. Bu gaz suda çözünerek
H2CO3’ü oluşturur. Karbonik asit de fosforlu bileşkelerin çözünürlüğünü
arttırır ve bitkilerin fosfordan daha iyi yararlanırlar. Ayrıca
toprakta oluşan humus da fosforun bitkiye alınabilirliğini arttırır.
Humusun bu yönde etkisi şözyle açıklanmaktadır.
* Humus fosforla birleşerek suda iyi çözünebilen fosfo-humik bileşiklerini oluşturur.
* Organik maddenin ayrışmasıyla oluşan humat, sirat, oksalat,
tartarat, malat gibi iyonlar, kolloidlere bağlı fosfat iyonlarıyla yer
değiştirerek fosforu serbest hale geçirirler.
* Humus, Fe ve Al oksitlerin etrafını kaplayarak, bunların fosfat
iyonlarıyla temasını engeller. Böylece fosfat iyonları Al ve Fe
oksitlerle reaksiyona girmez ve toprak çözeltisinde kalır.
5.1.4. Fosfor Fiksasyonunu Azaltmak İçin Alınacak Önlemler
Fosfor fiskasyonu üzerine etki eden faktörlerin değerlendirilmesinden
de anlaşılacağı gibi, fosfor fiskasyonunu minimum düzeye indirmek için
alınacak önlemler şöyle özetlenebilir.
1. Fosforlu gübreler toprağa banda verilmelidir. Böylece değinim düzeyi azaltılmış olur.
2. Toz yerine granül gübreler kullanılmalıdır. Granül gübreler, toz
halindeki gübrelere oranla toprakla daha az temas ederler.
3. Toprağın organik madde kapsamı ahır gübresi veya yeşil gübreleme ile arttırılmalıdır.
4. Fosforlu gübreler toprağa tohum ekimi sırasında verilmelidir.
Önceden verilmesi halinde tepkime süresi artacağı için fiksasyonda
artar.
5. Limon asidinde çözünürlüğü yüksek olan gübreler tercih edilmelidir. ( Dikalsiyum fosfat, Rhenania fosfat vb.)
6. Asit tepkimeli topraklarda kireçleme, alkalin reaksiyonlu
topraklarda ise kükürtleme yapılara k pH 6.5-7.5 sınırlarına
getirilmelidir.
5.1.5. Toprakların Fosfor Adsorbsiyon Ve Fiksasyon Kapasitelerinin Belirlenmesinde Kullanılan Yöntemler
Klasik Yöntemler
P Adsorbsiyon Kapasitesi Tayini: 0.01 M CaCl2 çözeltisi
içerisine, hazırlanan toplam çözeltinin her milimetresinde 5 mg P
bulunacak şekilde KH2PO4 katılarak bir çalkalama çözeltisi hazırlanır.
Mikrobiyal aktiviteyi önlemek amacıyla çözeltiye 1-2 damla toluen
damlatılır. 250 ml lik ağzı kapanan şişeye 5 gr toprak konarak üzerine
50 ml çalkalama çözeltisi eklenir. Makinede 24 saat çalkalanır ancak bu
süre değişebilir. Çalkalama sonunda mavi bantlı filtre kâğıdından
süzülür, 15 dk santrüfüj edilir. Ve bu süzüntüde fosfor analizi
yapılır. Adsorbsiyon kapasitesi çalkalama çözeltisi bulunan fosfor
miktarı (Pi) ve süzüntüde saptanan fosfor miktarından (Ps) yararlanarak
aşağıdaki formülden hesaplanır.
P adsorbsiyon kapasitesi, toprağa katılan fosfor miktarının %’si olarak
hesaplanmaktadır. Bu veriden yararlanarak 100 gr toprakta miligram
olarak da ifade edilebilir.
Fosfor Fiksasyon Kapasitesi Tayini: Adsorbsiyon tayini arasında filtre
kağıdı üzerinde kalan toprak 100ml alkol ile yıkanarak kurutulur. İyice
karıştırılan topraktan 1 gr alınır ve üzerine 10 ml su katılarak 5 dk
çalkalanır, süzülür. Santrifüj edildikten sonra fosfor tayini yapılır.
Sonuç bize, toprağın suda çözünür formda adsorbe ettiği fosfor miktarın
verir. Bu miktar adsorbe edilen fosfor miktarından çıkarılarak fikse
edilerek fosfor miktarı saptanır.
Nükleer Yöntemler: Kısa sürede ve daha kesin sonuç veren nükleer
yöntemler kullanılarak da toprakların fosfor, adsorbsiyon ve fiksasyon
kapasiteleri ölçülebilmektedir. Bunun için izlenecek yol aynı klasik
yollar gibidir. Ancak radyoaktif P (P32) ile etiketli KH2PO4 kullanılır
ve kalorimetrik fosfor tayini yerine süzüntülerden alınan örneklerde
Geiger-Müller sayacı ile radyoaktivite sayımı yapılır. Sonuçlar yine
katılan fosforun %’si veya mg/100 gr toprak olarak ifade edilir.
5.1.6. Türkiye Topraklarının Fosfor Fiksasyon Kapasiteleri
Yurdumuz topraklarının fosfor fiksasyon kapasiteleri ve fiksasyona
neden olan başlıca toprak öğeleri aşağıdaki çizelgeden incelenebirlir.
| Bölge |
Katılan P'nin %'si olarak fiksasyon kapasitesi |
Fiksasyona neden olan toprak öğeleri |
| Çukurova |
14-88 |
% kil, Ca+Mg |
| D.Anadolu |
28-71 |
----------------- |
| G.D.Anadolu |
30-95 |
Serbest CaCO3 |
| G.Anadolu |
42-74 |
----------------- |
| K.Anadolu |
32-83 |
----------------- |
| Trakya |
8-70 |
Serbest CaCO3 |
| Orta Anadolu |
12-83 |
Serbest CaCO3 |
| Karadeniz |
35-95 |
pH |
| Burdur |
44-93 |
Ca+Mg |
| Orta Anadolu |
12-83 |
Serbest CaCO3 |
| Karadeniz |
35-95 |
pH |
| Burdur |
44-93 |
Ca+Mg |
| Muğla |
25-67 |
Serbest Al2O3 |
| İzmir |
39-92 |
% kum, % kil, % mil |
| Gediz Hav. |
2-48 |
Textur, KDK,Ca+Mg |
| B.Mend.Hav |
36-89 |
-------------------- |
| Van |
38-84 |
Kil,Organik Madde |
| Bitlis |
55-89 |
Kil,KDK,Ca+Mg |
Bölge Katılan P’nin %’si olarak fiksasyon kapasitesi Fiksasyona neden olan toprak öğeleri
Çizelgeden de Türkiye topraklarının fosfor fiksasyon kapasiteleri
oldukça geniş sınırlar içinde gelişmekte ve fiksasyona neden olan
toprak öğeleri de bölgelere göre farklılık göstermektedir.
5.2. Potasyum ve Potasyum Fiksasyonu
Toprakların potasyum kapsamları genellikle %0.2-3.3 arasında değişse de
bazı alkali topraklarda %6-7’ye kadar yükselmekte ve bataklık
topraklarda %0.2’nin altına düşmektedir. Toprakların K kaynağını
oluşturan pek çok mineral olup bunların başlıcaları; biotit, muskovit
ve potaslı feldspatlardır. Ayrıca amfibol ve piroksen grubu
minerallerde az miktarda K kapsamaktadır.
Toprakta bulunan K formları bitkiye yarayışlılık derecesine göre 4 gruba ayırmak mümkündür.
1. Toprak Çözeltisinde Bulunan K+ İyonları: Bu formdan bitkiler
kolaylıkla yararlanmaktadır. Bu formlar suda çözünebilir ve K’da denir.
2. Değişebilir K: Kil ve humus üzerinde elektrostatik kuvvetlerle
bağlanmış (Absorbe edilmiş) K’yı ifade eder. Toprağa nötr bir tuz ilave
edildiğinde kolayca yer değiştirerek toprak çözeltisine geçer. Ayrıca
bitkiler toprak çözeltisinden K iyonlarına aldıkça denge sağlamak için
çözeltiye geçerek alınabilir forma dönebilir.
3. Tabaka Paketçikleri Arasında Fikse Edilmiş K: K, kil
minerallerinin tabaka paketleri arasına girerek fikse edilir. Genel
anlamda bitkiler, bu tür tutunmuş K’dan faydalanamazlar. Ancak toprak
çok fakirleştiği zaman tabakalar arasında fikse edilen K kil
minerallerinin dışına çıkabilir ve bitkiye yararlı forma geçebilir. Bu
özelliğinden dolayı bu K formuna yedek-depo K denir.
4. Minerallerin Yapısında Bulunan K: Bu form bitkilere yararsız
durumdadır. Ancak uzun dönemler de minerallerin parçalanıp ayrışmasıyla
bitkilere yararlı hale geçerler.
5.2.1. Potasyum Fiksasyon Mekanizması
Potasyum fiksasyonunu sağlamak amacıyla pek çok kuram geliştirilmesine
rağmen bunların içerisinde en doğru kabul edileni “ Kafes-Boşluk”
teorisidir. Buna göre potasyum fiksasyonu şöyle açıklanmaktadır:
2:1 tipi tabakaları genişleyen kil minerallerinin tabakaları arasındaki
yüzeylerde altıgen olarak dizilmiş oksijen katmanları vardır. Bu
altıgen boşluğun çapı 2.8 A0 ( Angstron) dur. Dehidrate K ve NH4
iyonlarının çapları bu boşluklara uyar. Bu yüzden K ve NH4 iyonları
altıgen boşluklara girerek sıkıca tutunurlar. Böylece tabakaların su
alıp genişlemesi önlenmiş olur. Li (0.68 A0) ve Na (0.98 A0) gibi
iyonlarda bu boşluklara girebilirler. Ancak küçük oldukları için
tutunamazlar.
Fiksasyon sonucunda K iyonlarının bitkiye yarayışsız ya da güç
yararlanabilir duruma geçmeleri baz koşullarda olumlu sonuçlar
vermektedir. Özellikle yağışlı bölge topraklarında K yıkanması
önlendiği gibi, lüks tüketime de engel olunur. Zaten toprak potasyumca
fakirleştiği zaman bitkiler tabakalar arasında tutunmuş olan
potasyumdan yararlanabilirler.
5.2.2. Potasyum Fiksasyonunu Etkileyen Faktörler
Kilin Cinsi: Yukarıda açıklanan K fiksasyon mekanizmasına göre 2:1 tipi
killer daha fazla K tutarlar. Tabakaları genişleyen kil minerallerinden
vermikulit en fazla K fiksasyon kapasitesine sahiptir. Bunu illit ve
montmorillonit izler.
Organik Madde: Organik maddenin K fiksasyonunu azalttığı bilinmektedir.
Bunun nedeni organik maddenin yüksek KDK’ya sahip olasıdır. Organik
madde K tutma yönünden kil mineralleriyle rekabete girmekte ve K’ yı
daha gevşek bağladığı için fiksasyonu azaltmaktadır.
Zaman: KCl ve K2SO4 gübreleriyle yapılan araştırmalar K fiksasyonunun
ilk dört güne kadar lineer olarak arttığı daha sonrada azaldığını
ortaya koymuştur.
NH4 İyonları: Yaklaşık olarak aynı iyonik çapa sahip olan K+ ve NH4+
iyonlarının aynı mekanizmayla fikse edildikleri açıklanmıştır. Bu
yüzden önceden yapılan NH4 uygulamaları K fiksasyonunu azaltmaktadır.
NH4 fiksasyonu açısından da bunun tersi söylenebilir. Bu iki iyondan
birinin artması diğerinin fiksasyonunu azaltır.
Toprağı Islatma Ve Kurutma: Potasyum fiksasyonunu yaş ve kuru olarak
tayin edilmesi toprak neminin ve toprağın kuru olmasının tutulan K
miktarlarını etkilediğini ortaya koymuştur. Genel olarak 105 0C de
kurutulan topraklarda fiksasyonun yaş topraklara oranla daha fazla
olduğu ileri sürülmektedir. Kuru topraklarda fiksasyonun yüksek olması,
suyun tabakalar arasından çıkmasıyla buralra daha fazla K girmesinden
kaynaklanmaktadır. Toprakların toplanmasında K fiksasyonunu
artırmaktadır.
6. Tarımda kireç ve kireçlemenin toprak verimliliğine etkileri
Toprağın bileşiminde bulunan Ca ve Mg elementleri yağışların veya sulu
tarım yapılan arazilerde sulama suyunun etkisi ile yıkanarak alt
katmanlara taşınmakta ve yerlerini Hidrojen iyonları almaktadır. Bu
durum toprak reaksiyonunun asit karekter kazanmasına neden olmaktadır.
Bitki beslenmesi için en uygun pH aralığı 6.5-7.5’dur. Bu sınırın
aşağısında topraklar asit karakter; yukarısında ise alkali karakter
kazanmaktadır. Her 2 halde de bitki beslenmesi güçleşir ve verim ile
kalite düşer. Toprak asitliğini gidermek için toprağa kireç, alkaliliği
gidermek için ise kükürt ilave etmek gerekir.
Genel anlamda kireçleme toprağın fiziksel özelliklerini geliştirmek,
mikrofloranın yaşam koşullarını iyileştirmek ve toprak reaksiyonunu
nötr duruma getirerek bitki besin elementlerinin bitkiye yararlı hale
gelmesini sağlamak amacıyla toprağa Ca ve Mg içeren bileşiklerin
verilmesi işlemidir.
Asit reaksiyonlu topraklarda kil minerallerinin parçalanması sonucunda
serbest hale geçen Al ve Mn iyonları bitkiye oksit etki yaptıkları
gibi, bitki besin elementlerinin bitki tarafından alınmasını engeller.
Kireçleme ile toprak kolloidlerine bağlı Al, Mn ve H iyonları Ca ve Mg
ile yer değiştirirler. Böylece toprak reaksiyonu yükselir ve Al ile Mn
iyonları hidroksit bileşikleri halinde çökerek bitkiye zararsız hale
geçerler
6.1. Türkiye Topraklarının Kireç Durumu
Yurdumuz toprakları genel olarak kireç bakımından zengindir. Karadeniz
ve Marmara bölgeleri dışında yeterli ve hatta yüksek miktarda kireç
bulunmaktadır. Marmara ve Karadeniz bölgelerinde ise fazla yağış
yüzünden Ca ve Mg yıkanmakta ve topraklar gün geçtikçe asit karakter
kazanmaktadır. Ancak diğer bölgelerimizde yer yer asit reaksiyonlu
topraklara rastlanmaktadır. Bölgelere göre Türkiye topraklarının %
kireç içerikleri aşağıda gösterilmiştir.
| BÖLGELER |
Toprak Sayısı |
<1 |
1-5 |
5-15 |
15-25 |
>25 |
| Trakya-Marmara |
8444 |
50 |
24 |
17 |
7 |
2 |
| Karadeniz |
10488 |
35 |
30 |
23 |
8 |
4 |
| Orta Anadolu |
25930 |
9.3 |
18 |
37 |
24 |
13 |
| G.Doğu Anadolu |
4340 |
12 |
12 |
17 |
36 |
24 |
| Doğu Anadolu |
1447 |
17 |
26 |
26 |
18 |
13 |
| Ege |
7826 |
32 |
21 |
23 |
15 |
10 |
| Akdeniz |
3270 |
10 |
10 |
18 |
24 |
38 |
| Türkiye Ortalaması |
65513 |
21 |
21 |
27 |
19 |
12 |
6.2. Kireçleme Materyalinin Tanıtılması
Kireçleme amacıyla kullanılan bileşikler Ca ve Mg’nin oksitleri,
hidroksitleri, karbonatlı ve silikatlarıdır. CaSO4, CaCl2, MgSO4 ve
MgCl2 gibi bileşikler kireçleme amacıyla kullanılmazlar. Çünkü bunlar
toprakta H2SO4 ve HCl gibi kuvvetli asitler oluşturdukları için toprak
fraksiyonunda yükselme sağlayamazlar.
Yaygın olarak kullanılan kireçleme materyalleri ve bunların özellikler aşağıda belirtilmiştir.
6.2.1. Kalsiyum Oksit (CaO)
Sönmemiş kireç olarak bilinir. Kireç taşının ( CaCO3) yüksek sıcaklıkta ( 1100 0C ) yakılmasıyla elde edilirler.
6.2.2. Kalsiyum Hidroksit ( Ca(OH2)2)
Sönmüş kireç ya da inşaat kireci olarak bilinir. CaO gibi beyaz bir toz
halindedir. Cilde deymesi halinde zarar verir. Cao’nun su ile
muamelesinden elde edilir. Bu işleme kireç söndürme denir.
6.2.3. Dolomik (CaMg(CO2)2)
CaCO3 ve MgCO3 kapsayan bir tür tuzdur.
6.3. Toprakların Kireç İhtiyaçlarının Hesaplanması Ve Dekara Verilecek Kireç Hesabı
Toprakların kireç ihtiyaçları pH ve KDK’ya bağlıdır. Kil ve organik
maddece zengin topraklarda KDK yüksek olacağı için kireç ihtiyacı da
yüksek olur. Bu nedenle toprakların kireç ihtiyacının ayrı ayrı
saptanması gerekir. Bunun için topraktan 10 gr tartılarak behere
konulur. Bir seri toprağa 0-0.2-0.4-0.6-0.8-1.0 me HCl, diğer seri
toprağa da aynı miktarlarda Ca(OH)2 konularak bir süre beklenilir.
Denge sağlandıktan sonra her örneğin pH’sı ölçülür. İlave edilen asit
ve baz miktarları X, ölçülen pH değerleri ise Y eksenlerine konularak
tamponlama eğrisi çizilir.
Bu eğrinin nasıl kullanıldığını sayısal bir örnekle açıklayalım. pH’sı
5.75 olan bir toprağın ph’sını 6.25’e çıkarmak için gerekli kireç
miktarını bulalım. Bu toprakta asit ve baz 0 me dir. Y ekseni üzerine
6.25 noktasında X’e bir paralel çizilir ve eğriyi kestiği noktada X
eksenine bir dik inilir. İnilen dik X eksenini 0.067 me baz bölümünde
keser. Bunun anlamı, 10 gr toprakta pH’yi 5.75 den 6.25’e yükseltmek
için 0.067 me baz gerekli olduğudur. Kireçlemede kalsit kullanılacağını
varsayalım. Kalsitin me ağırlığı 0.05 gr’dir. 10 gr toprak için gerekli
miktar ise:
Bir dekarda ortalama 225.000 kg toprak hesabiyle dekara verilecek CaCO3 miktarı:
6.4. Kireçlemenin Yararları
Kireçlemenin sağladığı en büyük yarar, asit reaksiyonlu topraklarda
yüksek konsantrasyonlarda bulunan ve bitkilere toksik etki yapan Al ve
Mn gibi elementlerin çözünürlüğünü azaltmasıdır. Bunun dışında toprak
çözeltisini Al+3 iyonlarının artması Ca+2 alınımını azaltır. Diğer
yandan Al iyonları P ile reaksiyona girerek suda çözünmeyen bileşikler
oluştururlar (P fiksasyonu). Kireçleme ile bu sakınca da ortadan
kalkar. Kireçlemedeki amaç, toprak reaksiyonunu bitki besin
elementlerinin alınımı için en uygun derecelere getirmektir (pH
6.5-7.5). Fazla kireç uygulaması da bitki gelişimine zarar verebilir.
6.5. Kireçleme Zamanı ve Kireç Uygulama Yöntemi
Genellikle, tohum ekiminden 3-6 ay önce kirecin tarlaya uygulanması en
doğru yoldur. Çünkü tohum ekiminden hemen önce kireç toprağa verilirse
bazik reaksiyonlu olan kireçleme materyali tohumların çimlenmesine
zarar verebilir. Ayrıca topraktaki Al iyonlarının Ca ile yer
değiştirmesi için gerekli zaman böylece sağlanmış olur.
Kirecin tarlaya uygulanması genellikle şöyle gerçekleştirilir. Toprak
20-25 cm derinlikte sürüldükten sonra gübre dağıtım makinesi ya da
End-Gate tohum serpme makinesi ile kireç tarlaya homojen bir şekilde
dağıtılır ve ardından diskaro ile toprağa iyice karıştırılır. Sürgü
çekilerek toprak düzlenir. Böylece kireç toprağa mümkün oldukça homojen
karıştırılmış olur.
7. Kükürt Uygulamalarının Toprak Verimliliğine Etkileri
Bitkilerin normal verim ve kalitede ürün verebilmeleri için gereksinim
duydukları S miktarı yaklaşık fosfora duydukları gereksinim kadardır.
Ancak topraklara sürekli fosforlu gübreler verildiği halde kükürtlü
gübre uygulamasına gerek olmaz. Çünkü Amonyum Sülfat, Potasyum Sülfat,
Süper Fosfat gibi gübrelerde bulunan SO4-2 iyonları bitkinin S
ihtiyacını karşılamaya yeter. Ayrıca atmosferde bulunan SO2 gazından
dolayı yağışlarla yılda, dekara yaklaşık 5 kg S ilave olmaktadır. Bu
nedenle gübre olarak toprağa kükürt uygulanması gerekli haller dışında
yapılmamaktadır. Ancak, kükürtlemenin Alkalin topraklarda pH’nın nötr
duruma getirilmesinde önemi vardır. Toprak asitlerin giderilmesi için
kireçleme yapılıyorsa toprak alkaliliğinin giderilmesinde de kükürt
uygulaması yapılarak pH uygun durma getirilebilir. Toprak pH’sını
düşürülmesinde kullanılan maddeler; elementer kükürt, sülfürik asit, Al
sülfat, Fe ve Al fosfatlardır. Bu materyaller içerisinde temini ve
uygulanması kolay olan elementer kükürt çok yaygın olara kullanılır.
Elementer kükürdün ucuz olması da ayrı bir avantajdır.
|